Başbakanın Malezya gezisinin hemen arkasında, “Köprünün, yap-işlet- devret modeli ile, 49 yıllığına kiralama üzerinden yapılmasının planlandığı; köprü güzergahının Sarıyer Anadolu Kavağı arasında olacağı ve hükümetin bu Malezyalı bir konsorsiyumla görüştüğü” açıklandı.
1.Köprü’nün Boğaziçi’nde, 2. Köprünün içme suyu havzaları ve ormanlarda yarattığı tahribattan sonra, bu kez kentin yaşam kaynaklarının geri kalanlarını da geri dönülmez biçimde yok edecek 3. Köprüyü gündeme getirmek İSTANBUL’A İHANETTİR. Mevcut köprülerin İstanbul trafiğini çözmek bir yana, daha da içinden çıkılmaz hale getirdiği gerçeği, bilimsel tespitlerin ötesinde, artık kentli tarafından da yaşanarak öğrenilmiştir.
Bu Spekülatif yatırımın önüne geçebilmenin, İstanbullunun soruna sahip çıkması ve yaygın bir tepki göstermesi dışında başkaca bir yolu yok. Bu nedenle, öncelikle başta Büyükşehir Belediye Başkanı olmak üzere, İstanbul’daki tüm belediye başkanlarım 3. Köprüye karşı çıkmaya çağırıyor; raylı tüp geçişi onaylamış olan meclisin artık 3. Boğaz Köprüsü’ne “evet” demeyeceği inancıyla, tüm Belediye Meclis üyelerinin, İstanbullular adına İstanbul’a sahip çıkarak, söz konusu Protokol çerçevesinde onay için Büyükşehir Belediye Meclisine gelecek olan Karayolları Genel Müdürlüğü’nün “İstanbul Boğazı 3.Karayolu Geçişi” projesine “HAYIR” oyu vermelerini bekliyoruz.
Bayındırlık Bakanı Ergezen’in, “köprüyü yapacak şirket konusunda somut bir gelişme olmadığı, güzergahın kesinleşmediği, hatta 3. Boğaz Köprüsünün yapılıp yapılmayacağı dahi belli olmadığı” doğrultusundaki en son açıklamaları ise hükümetin demiryolları ve hızlandırılmış tren konusundaki açıklamalarını andırıyor.
Muğlak, kesin bir şey söylememeye özen gösteren, net bir görüş bildirmekten uzak bir açıklamanın ve “Yapılıp yapılmayacağı belli olmayan bir köprünün güzergah çalışmalarının devam etmekte olmasının” ne anlama geldiğini kamuoyunun yorumlarına bırakıyoruz.
1950 li yıllardan başlayarak karayolcu politikaya teslim olan ülkemizde yaklaşık 40 yıldır Boğaz karayolu geçişleri- köprüler- tartışılıyor.İki köprüsünü de tüm eleştirilere ve uyarılara karşın yapmış ve sonuçlarını da olanca açıklığıyla yaşamış ve yaşamakta olan bir ülkede bu arada raylı sisteme hizmet edecek tüp tünel çalışmaları da başlamışken, 3. Köprünün hala gündeme gelebilmesi bu spekülatif yatırımın amaçları konusundaki görüşleri de netleştiriyor.
1. Boğaz Köprüsünün, 29 Ekim l973’te bir “50. yıl anıtı(!) olarak hizmete girmesinin hemen ardından karşı çıkma gerekçelerinin haklı olduğu bir bir ortaya çıkmaya başladı. Hele” köprüler tuzağı” tanısını öylesine kısa sürede doğruladı ki , 1. Köprünün açılışından sadece üç yıl sonra 2. Köprü gündeme geldi. İlk kez Bedrettin Dalan tarafından 2. Köprünün faaliyete geçtiği 1988 yılında güzergah önerisiyle birlikte kamuoyu önüne getirilen 3. Köprü konusu ise zaman zaman gündeme gelerek, zaman zaman ertelenerek, bugüne kadar taşındı.
l980lerin sonunda 3. Köprüyü kamuoyunun önüne ilk kez bir proje olarak çıkaran Bedrettin Dalandan sonra, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlarının 3. Boğaz Köprüsü’ne karşı tavır sergiledikleri; bunu çeşitli vesilelerle ifade ederek tüp geçişten yana tavır aldıkları bilinmektedir. Bu çerçevede Recep Tayyip ERDOĞAN’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı yaptığı dönemlerde 3. Boğaz Köprüsü’ne sıcak bakmadığı ve Boğaz’dan geçişe köklü bir çözüm getirmek için tüp geçişin takipçisi olacağını’ açıkça ifade etmiş olduğu; 3. Boğaz geçişinin raylı tüp geçişle sağlandığı İstanbul Nazım İmar Planının ve gene raylı tüp geçişi öneren İstanbul Ulaşım Ana Planının Tayyip Erdoğan’ın Belediye Başkanlığı döneminde gerçekleştirildiği henüz hatırlardadır.
Aynı şekilde, geçen dönemin Belediye Başkanı Ali Müfit GÜRTUNA da Köprü karşıtı bir tavır sergilemiş ve 3. Köprü karşıtı eylemlere katılarak destek vermiştir. Ancak, buna karşın, 3. Köprü girişimleri doğrultusunda son yıllarda yaşanan gelişmeler Dün dündür bugün bugündür” deyişini politikacılar açısından haklı çıkartan bir çizgi izlemektedir.
Bu konudaki son gelişmeleri kısaca özetleyecek olursak Bayındırlık ve İskan Bakanlığı ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi arasında 20.08.2002 tarihinde imzalanan bir Çerçeve Protokol ile “İstanbul Boğazı 3. Karayolu Geçişi ve Çevreyoluna ait KGM’nce imar planına işlenen projenin İBB’ce imar planına işlenerek İBB Meclisine sunulması” karar altına alınmış ve bu protokol, Bayındırlık Bakanı ile o tarihte İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olan Ali Müfit GÜRTUNA tarafından imzalanarak yürürlüğe girmişti.
Uzun süre kamuoyundan gizlenen bu protokol, ancak (6 ay sonra kamuoyunun tek gündemini Irak’a ABD saldırısı olduğu kritik bir dönemde. gereğinin yapılması talimatı ile Planlama ve İmar Daire’sine gönderilmesinden sonra gün ışığına çıkmıştır.
Bir süre tekrar dinlemeye çekilmiş gibi görünen bu girişim, Başbakanın Malezya gezisinin hemen arkasından tekrar gündeme geldi “3. Köprünün, yap-işlet- devret modeli ile, 49 yıllığına kiralama üzerinden yapılmasının planlandığı; köprü güzergahının Sarıyer- Anadolu Kavağı arasında olacağı ve hükümetin bu konuda Malezyalı bir konsorsiyumla görüştüğü” açıklandı.
İstanbul 3. Köprü ve çevre yolu bağlantıları ile ulaşabilirliği arttırılmış devlet ormanlarının, imar affı ile tam bir cazibe merkezi haline getirilmesi söz konusu olacaktır. Diğer taraftan, planlı bir şekilde yapılan inşaat yatırımları neticesinde bu alanlara gelen üst gelir grupları veya konut ihtiyacını daha ucuz şekilde çözmek için kaçak yapı yaparak ikamet eden alt gelir grupları bu arazilerin kendilerine satılması için ve imar affı ile hak sahibi olmak amacıyla kamuoyu baskılarını arttıracaklardır.
1973 yılından önce vapurlarla yılda 5.000.000 araç, 113.000.000 yolcu geçerken, 1974 yılında köprü ile birlikle Boğazı geçen araç sayısı % 200 artarak 14.000.000, yolcu sayısı da % 4 artarak 118.000.000 olmuştur. 1994 yılı sonunda 1973 yılına göre boğazı geçen araç sayısı 21 kat % 2.130), yolcu sayısı ise 4 kat (% 378) artmıştır. Bu rakamları köprülerin kent içindeki araç trafiği için veya artan nüfus nedeniyle yoğunlaşan yolcu trafiği için ihtiyaç olmadığını ve yolcu taşıması katkı yapmayacağını göstermektedir.
Strasburg’da yapılan Avrupa Konseyi Avrupa Yerel ve Bölgesel Yönetimler Konferansının 18 Mart 1992 günlü oturumunda kabul edilen Avrupa Kentsel Şartında aynen şunlar söyleniyor:
Madde 4/1: “Kente karşı otomobil”...; Durum artık buna çok yakındır. Otomobil kentleri öldürmektedir. Öyle ki 2000’li yıllar, artık ikisi bir arada olamayacağından, otomobil ya da kentten birini seçmemizi zorunlu kılacaktır.
Türkiye bu sözleşmeyi imzaladı ve bu imza atıldıktan sonra dahi 3. Boğaz geçişine hala özel otomobile yönelik karayolcu politikanın damgası vurulmaya çalışılıyor. Sözleşmenin imzalanması yukarıdaki satırların aynen kabulü anlamına geldiğine göre, 3. köprüde ısrar etmek, tercihin, kente karşın, otomobilden yana konduğunun ilanından başka bir şey olabilir mi?..
Çevre Mühendisleri Odası İst. Şb., Gemi Mühendisleri Odası İst. Şb., Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası İst. Şb., İnşaat Mühendisleri Odası İst. Şb., Makine Mühendisleri Odası İst. Şb., Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi, Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi, Ziraat Mühendisleri Odası İst. Şubesi, Arnavutköy Semt Girişimi, Beykoz Halkevi, Beykoz Tükoder, Çekül
3.2. Artık Yeter, Gökkafes’i Görmek İstemiyoruz
12 Kasım 2004
İTÜ Taşkışla binası ile Dolmabahçe arasında bulunan ve H. Prostun hazırladığı İstanbul Nazım İmar Planında II. numaralı park alanı olarak ayrılan vadiyi ve İstanbul silüetini onarılamaz bir şekilde tahrip eden ve kamuoyunda (GÖKKAFES) olarak anılan binanın inşaatı Henüz bu alanın sahibi bile olmayan Süzer Turizm A.Ş’nin talebi doğrultusunda parselin turizm merkezi olarak ilanı ile başlayan hu hukuksuzluk süreci sonunda, tüm şehircilik ve hukuk ilkeleri ihlal edilerek gerçekleştirilmiştir.
Bu durum, duyarlı tüm kişi, kurum ve kuruluşların uyarı ve tepkilerinin yanı sıra; İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Beyoğlu Belediyesi, İstanbul Teknik Üniversitesi gibi kamu kurumlarının da haklı tepkilerine ve hukuksal karşı çıkmalarına neden olmuştur.
Dönemin İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkanlık görevini yürüten Başbakan Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN binanın tamamlanmasına göz yuman ve ruhsat veren Şişli Belediye başkam hakkında suç duyurusunda bulunması da sürecin hukuksuzluğu hakkında bir başka göstergedir.
Binanın ruhsat alabilmesini sağlamak için tüm imar, planlama ve hukuk ilkelerinin çiğnenmesi ile yetinilmemiş, şirket talebi üzerine ilçe sınırları hile değiştirilmiştir.
Bu konudaki yasa tanımazlığın sınırı 14 Şubat 1908 tarihinden beri, Pera Bağları olarak anıları alanın tapu kaydında bulunan, bu gayri menkul üzerinde yapı yapılamaz şerhinin kanunsuz ve usulsüz yollar ile sildirilmesine kadar vardırılmıştır.
Söz konusu şerhin tapuya tekrar işlenmesi hakkında Şişli Asliye 1. Hukuk Hakimliği’nin 24.06.2003 gün 1085-978 no’lu kararı Yargıtay’ca onanarak kesinleşmiştir. Oysaki davalı Dolmabahçe Turizm A.Ş., Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin onama kararına bina yerinde yapılmış olduğundan yapı yapılamaz şerhinin bir hükmü yoktur anlamına gelen son derece anlamsız bir gerekçe ile itiraz etmişti.
Ancak Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin 7610/8396 sayılı kararı ile bu itiraz da reddedilerek, yapılan işlemlerin usulsüzlüğü bir kez daha gözler önüne serilmiş, Gökkafes sürecinin hukuka aykırılığı tekrar Yüksek Yargı tarafından tescil edilmiştir.
Doğaya, çevreye tarihsel ve kültürel değerlere sahip çıkan ve hukuka saygılı İstanbullular başta olmak üzere duyarlı tüm yurttaşların adalet duygularını rencide eden bu hukuksuzluk sürecinin sona erdirilmesi için;
Tüm ilgili kurum ve kuruluşları kurumsal ve hukuksal sorumluluklarını yerine getirmeye çağırıyor ve bu HUKUKSUZLUK ANITI’nın tahliye edilerek yıktırılması için gereğinin yapılmasını talep ediyoruz.
İstanbul Çevre Konseyi / İstanbul Çevre Federasyonu / TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu / İstanbul Barosu / İstanbul Tabip Odası / Veteriner Hekimleri Odası / Diş Hekimleri Odası / Doğa Savaşçıları Çevre Örgütü / Doğa İle Barış Derneği / Beykoz Beyin İnsiyatifi / Munzur Koru Kurulu /Arnavutköy Semt Girişimi / Bakırköy Kent Konseyi / Kadıköy Kent Konseyi / Tarih Vakfı / Çekül Vakfı / Ayaspaşa Güzelleştirme Derneği / Cihangir Güzelleştirme Derneği / Gayrettepe Çevre Kültür Kooperatifi / Armutlu Konseyi / Sınırlı Sorumlu Öğrenci Evi / Kadınlarla Dayanışma Vakfı / TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi / TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi / TMMOB Fizik Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi / TMMOB Petrol Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi / TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi / TMMOB Gemi Makine İşletme Mühendisleri Odası / TMMOB Gemi Mühendisleri Odası / TMMOB Gıda Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi / TMMOB Harita Ve Kadastro Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi / TMMOB İç Mimarlar Odası İstanbul Şubesi / TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi / TMMOB Jeofizik Mühendisleri Odası / TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası İstanbul / TMMOB Kimya Mühendisleri Odası / TMMOB Maden Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi / TMMOB Makine Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi / TMMOB Metalurji Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi / TMMOB Meteroloji Mühendisleri Odası İstanbul Temsilciliği / TMMOB Orman Mühendisleri Odası Marmara Şubesi / TMMOB Peyzaj Mimarları Odası İstanbul Şubesi / TMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi / TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi
21 Haziran 2005
Garlar, meydanlar ve limanlardır kentleri kent yapan. Egemen güçler tarafından önce buralar işgal edilir. 1918 yılında gemileri ile gelmişlerdi Haydarpaşa açıklarına. Şimdi gökdelenleri ile geliyorlar:
Kuşatmaya, işgale, yağmaya...
Yüz yıldır birçoğumuzun denizi ve İstanbul’un o efsanevi siluetini ilk kez gördüğümüz; henüz görmemiş olsak bile görkemini o naif yerli filmlerinden birinde mutlaka duyumsadığımız anılarımızın mekanı Haydarpaşa Garı, Liman alanı ve çevresi, yani; İstanbul ve Anadolu’nun demiryolu ve ulaşım bağlantısı yok edilip, tarihi-kültürel değerleri yağmalayıp, küresel şirketlerin emrine sunulmak isteniyor.
Kamuoyunda “Haydarpaşa Kanunu” olarak nitelenen 17.09.2004 tarih ve 5234 sayılı kanunun geçici 5. maddesi ile Haydarpaşa gar ve liman alanında bulunan hazine mali taşınmazlar, bedelsiz olarak Devlet Demiryollarına terk edilmiş ve bu taşınmaz mallarla ilgili olarak “imar mevzuatındaki kısıtlamalar ile plan ve parselasyonu işlemlerindeki askı, ilan ve itirazlara dair sürelere ilişkin sürelere tabi olmaksızın, her ölçekteki imar planını yapmaya, yaptırmaya, değiştirmeye, re’sen onaylamaya ve her türlü ruhsatı vermeye” Bayındırlık ve İskan Bakanlığı yetkili kılınmıştır. Aynı kanunda devamla “Kesinleşen planlar ilgili belediyelere tebliğ edilir. Bu planların uygulanması zorunludur.” Hükmü bulunmaktadır.
Bu kanuna bağlı olarak alınan sayılı “torba” kanunun 32. maddesiyle de tüm bu taşınmazların satış yetkisi: Özelleştirme Yüksek Kurulunca özelleştirme programına alınan Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları (TCDD) İşletmesi Genel Müdürlüğü Yönetim Kurulu’na bırakılmış ve yerel yönetimler sadece görüş bildiren fakat bu konuda yetkisi bulunmayan kurumlar haline getirilmiştir. Yerelleşme söylemleri adı altında hükümet İstanbul Büyükşehir Üsküdar ve Kadıköy Belediyeleri üzerinde katı bir “vesayet” uygulamaktadır.
Ulusal ve evrensel hukuk kuralları hiçe sayılarak çıkartılan “Haydarpaşa Kanunu” gibi derine çatma kanunların gölgesine sığınıp, kamunun ve yerel yönetimlerin denetiminden kaçırılarak alınan plan kararlarıyla Et Balık Kurumundan Hareme kadar olan kıyı alanı halkın kullanımına kapatılıyor.
“Dünya Ticaret Merkezi ve Kruvaziyer Liman” adı altında; İMF ve Dünya Bankasının emri doğrultusunda IMF para aktarımı gerekçesiyle küresel şirketlerin yağması gerçekleşirse Haydarpaşa alanı İstanbul’un 1970 yılındaki nüfusuna eşit “yeni” kullanıcılara açılacak; İstanbullulara ve ülkemize kapatılacaktır.
Dünyanın en özel siluetine, bilimsel ve etik kurallar hiçe sayılarak İstanbul’un kalbine 7 adet gökdelen dikilerek Kadıköy ve Üsküdar’ın doğal ve tarihi dokusu önüne, 4 milyon m2’lik - 1 yılda tüm Anadolu yakasında yapılan inşaat alanından fazla miktarda- beton perde çekiliyor.
Ancak, perde çekilerek asıl yok edilmek istenen; tüm değerlerimizle birlikte toplumsal hafızamız ve anılarımızdır.
Haydarpaşa Garı limanı ve çevresini, ayrıca Türkiye’nin tüm limanlarını küresel sermayenin şantiyesi haline getirecek olan bu özelleştirme ve talan projesi; sadece Haydarpaşa Garı ve limanında çalışanların yakınları ile birlikte yaklaşık 10 bin kişinin ekmeği elinden alınıp açlığa mahkum etmesiyle sonuçlanmayacak: kendi “korumalı ve kapalı alanı” dışında kalan Kadıköy, Üsküdar ‘e çevresinin de ekonomik, sosyal ve kültürel hayatını yok edecektir.
Proje kapsamında demiryolu Söğütlüçeşme İstasyonunda son bulacak. Trenler Haydarpaşa’ya sokulmayacağı için duygularımızda ve anılarımızda yer eden vapurlar da Haydarpaşa’ya gelmeyecektir. Bundan hem raylı taşımacılık hem de deniz taşımacılığı büyük zarar görecektir.
Haydarpaşa’da “Dünya Ticaret Merkezi ve Kruvaziyer Liman” projesi ve benzer nitelikte yağma projelerinin gerçekleştirilemeyeceği inancıyla biz aşağıda belirtilen kuruluşlar olarak kamuoyuna sesleniyoruz.
Haydarpaşa ve çevresinin yağmalanmasına ve işgaline izin vermeyeceğiz.
Demiryolu ve deniz taşımacılığına vurulmak istenen darbeye göz yummayacağız.
Yığma ve işgal projesinden sorumlu olanları bu coğrafyada yaşayan insanlar olarak asla affetmeyeceğiz.
ÇAĞRIDA BULUNAN KURULUŞLAR
TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi, Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası, İstanbul Çevre Konseyi, TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, TMMOB Kimya Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, Yurttaşlık Hareketi Derneği, Türkiye Doğal Hayatı Koruma Derneği, TMMOB Maden Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, TMMOB Gemi Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, TMMOB Metalurji Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, TMMOB Fizik Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, TMMOB Peyzaj Mimarları Odası İstanbul Şubesi, Çağdaş Sinema Oyuncuları Derneği (ÇASOD), İnsan Yerleşimleri Derneği, Gayrettepe Çevre Kültür Ve İşletme Koop., Liman İş Sendikası, Ses Sağlık Ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası, TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, TMMOB Makine Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, TMMOB İç Mimarlar Odası İstanbul Şubesi, Devrimci İş Sendikaları Konfederasyonu, Genel İş Anadolu Yakası3. Bölge Enerji Ve Maden Emekçileri Sendikası İstanbul Şubesi, Yapı Yol Sendikası İstanbul Şubesi, İngiltere Atatürkçü Düşünce Derneği, Diş Hekimleri Odası, Arnavutköy Girişimi, TMMOB Harita Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, Beykoz İnisiyatifi (Beyin), Tükoder Beykoz Şubesi, Kadınlarla Dayanışma Vakfı, Kentli Kentsel Araştırma Gönüllüleri, Özerk Sanat Konseyi, Sefertası Hareketi, İstanbul Tabip Odası, İstanbul Barosu. Lozan Mübadilleri, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD), Mimarlık Vakfı (MİV), Kamu İşletmeciliğini Geliştirme Merkezi Vakfı (KİGEM), TMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi, TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası, Büro Emekçileri Sendikası, Kamu Emekçileri Sendikası Konfederasyonu (KESK) Gazhane Çevre Kültür Ve İşletme Kooperatifi, Validebağ Çevre Gönüllüleri, Kadıköy Demokratik Kadın Platformu, Yerel Yönetimler Araştırma Eğitim Derneği (Yayed), Boğaziçi Çevre Koruma Vakfı, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Sarıyer Şubesi, Serbest Mimarlar Derneği (SMD), Katılımcı Sendikal İnsiyatif, Cumhuriyet Kadınları Derneği İstanbul Şubesi, Devlet Tiyatrosu – Opera Ve Balesi Çalışanları Vakfı (Tobav), Kadıköy Belediyesi
TUPOB
Türkiye Planlama Okulları Birliği
Basın Duyurusu
TUPOB…
Türk Planlama Okulları Birliği (TUPOB); 2004 (10 Şubat) yılında o tarihte Türkiye’de bulunan 9 (dokuz) adet Şehir ve Bölge Planlama Bölümü (İstanbul Teknik Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Selçuk Üniversitesi, İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü, Erciyes Üniversitesi, Dokuz Eylül Üniversitesi, Gazi Üniversitesi ile TMMOB Şehir Plancıları Odası’nın aralarında imzalamış olduğu bir protokolle işlerlik kazanmıştır.30 Haziran – 1 Temmuz 2005 tarihlerinde gerçekleştirilen 1. Koordinasyon Toplantısı – Yıldız Teknik Üniversitesi Buluşması sırasındsa ise; Karadeniz Teknik Üniversitesi, Süleyman Demirel Üniversitesi Yüzüncü Yıl Üniversitesi ve Erciyes Üniversitesi (Yozgat) Şehir ve Bölge Planlama Bölümleri Birliğe katılmışlardır. Böylece Birliğe üye bölüm sayısı 13 ‘e (onüç) ulaşmış bulunmaktadır.
Öte yandan, AESOP (Associaton of European Schools of Planning) Avrupa Planlama Okulları Birliği tarafından da tanınan birlik, ülkede Şehir ve Bölge Planlama konusunda lisans eğitimi veren ve bu konuda uzman yetiştiren eğitim kurumları/bölümleri ile ilgili konuda yetkili meslek örgütü olan TMMOB Şehir Plancıları Odası’nın bir çatı altında toplandığı, dolayısıyla bu kurumlarda görev alan tüm akademisyen, araştırmacı ve profesyonel şehir ve bölge plancılarının içinde yer aldığı son derece önemli bir misyona sahip bir oluşumdur.
TUPOB’un Amacı...
“Lisans düzeyinde eğitim veren ulusal şehir planlama okulları arasında koordinasyonun sağlanması, eğitim sürecinin ve planlama mesleğinin kalitesinin sürekli yükseltilmesi, uluslararası standartlara uyumlu bir yapılanmaya kavuşturulması, bu yolla planlama mesleğinin meşruiyetinin ve etkinliğinin arttırılması, planlama okulları arasında iletişim ve etkileşimde birleştirici bir rol üstlenilmesi, planlama eğitiminde ülke genelinde bir standartlaşma ve koordinasyonun sağlanması, meslekle ilgili eğitim kurumlarının sürekli iyileştirilmesi ve kalitesinin yükseltilmesi, planlama eğitimi ve pratiği arasında ilişki ve bilgi ağının kurulması, planlama okulları ile plancı istihdam eden kurum ve kuruluşlar arasında etkin işbirliği ve dayanışmanın sağlanması, planlama eğitimi ve mesleğinin önündeki sorunlara ve bu sorunların çözümüne ilişkin kamuoyu oluşturulması, belirlenen ortak görüşlerin kamuoyu ve ilgili çevrelere dağıtılmasını sağlamak” TUPOB’un temel amaçlarını betimlemektedir.
Bunların yanısıra; kent, kentli, kent yönetimi ve politikası, şehir planlama, bölge planlama, planlama yönetimi, çevre ve ilgili konuları kapsayan mevzuat ve her türlü yapılanma, oluşum ve girişim için kamuoyunu ve ilgili çevreleri doğru, sağlıklı, bilimsel, etik ve objektif olarak bilgilendirmek ve yönlendirmek gibi konular da, gerek bu konunun uzmanlarını yetiştiren tüm birimleri gerekse ilgili uzman meslek örgütü olarak TMMOB Şehir Plancıları Odası’nı kapsayan bu kurumun, yani TUPOB’un en önde gelen görevleri arasındadır. Bu bağlamda bu yıl 29.’su gerçekleşmekte olan Dünya Şehircilik Günü (7-9 Kasım 2005) etkinlikleri kapsamında ilgili konulardaki değerlendirmelerimizi siz değerli basın mensupları ile paylaşmanın öneminin son derece büyük olduğu inancındayız.
TUPOB Gündemi...
Şehir ve bölge planlama alanını ilgilendiren pek çok konu ülke gündemini belirler ya da öncelik alır durumuna gelmiştir. Bu bağlamda, ülkemiz gündemine gelen olumlu ve iyi niyetli olduğuna inandığımız girişim ve adımların yanısıra son derece dikkat çekici ve düşündürücü oluşumlar ve girişimler tarafımızdan izlenmekte ve TUPOB olarak bu konulara ilişkin görüşlerimizin açıklanmasında da yarar görmekteyiz.
Bu kabulden hareketle;
Başta
Kamu Yönetimi Reform çalışmaları olmak üzere ilgili konuda başlatılan ve
bir kısmı yasalaşarak yürürlüğe giren, bir kısmı revizyon sürecinde olan
yeni mevzuat oluşumları son derece önemli ve gerekli çalışmalardır.
Ülkenin uzun yıllar boyu beklediği bu yeni
yapılanma içinde hâlâ eksikliklerin, kopuklukların, boşlukların ve
çelişkilerin bulunması,
“Katılım”, “yönetişim”, “saydamlık” gibi kavramların temel belirleyici
olması gerektiğine inandığımız günümüz koşullarında, gerek hükümet
gerekse ilgili diğer tüm birimler adına
“merkezi kabul ve öngörülerin” egemen olduğu, samimi paylaşımlara
kapalı karar mekanizmalarının oluşması sonucunda “katı” yapılanmaların
izlenmesi ve bu nedenlerle “yerelleşme” ve “uzmanlaşma” süreç ve
örgütlenmelerinin henüz hayata geçememesi,
Çağımız koşullarında gerek uluslararası uyumlaşma süreçleri, gerekse
ulusal platformlarda yadsınamaz önemi ile hemen her sektörde önemini
giderek arttıran ve gündeme oturan “planlama” kavramının öne çıkarılması
adına bir dizi girişim, örgütlenme hareketi ve yapılandırmanının
yanısıra kentleri yönlendirecek bellibaşlı
tüm girişim ve yatırımların planlama kurumunun dışında üretilen kararlar
şeklinde gelişmesi ve kronik bir hastalık olarak tüm bu kararların
planlamaya girdi teşkil edecek şekilde birer yaptırım, birer merkezi
tavır olarak sürece eklemlenmesi,
Hızla
tükenen doğal ve kültürel kaynak ve hazinelerimiz karşısında
doğal ve kültürel değerlerin koruma ve kullanma dengelerini sağlayıcı
kalıcı, uzunerimli ve ivedi çözümlere ilişkin tutarlı ve kalıcı çözüm
modellerinin tanımlanmaması
(Susuz göller, kuraklık, kültür varlıklarının
yok olması vb.),
Kentlerin yaşamsal sorunları, yaşayanların cangüvenliği adına beklemek
gibi bir sabrı gösteremeyeceği konular vardır. Özellikle deprem
konusunda canyakıcı deneyimler yaşayan ülkemiz kentlerinin bu konuda
kaybedecek bir günü dahi yoktur. Bu anlamda ciddi tehlike altında
bulunan kentlerimiz -ki İstanbul bu konuda başta gelen kentlerimiz
arasındadır- son derece yavaş ve duyarsız bir çabaya tanık olmaktadır.
Olası doğal afetler karşısında geri dönüşü
olmayan kayıplar verilmeden önce gerçekçi ancak bir o kadar da ivedi
önlemler paketi geliştirilmemesi, uygulama süreç ve etaplarınının
tanımlanmaması,
İstanbul başta olmak üzere pek çok kentimiz üzerinde hakim olan ve
planlama kavramı ve ilgili otoritelerin hiçbir şekilde kabul edemeyeceği
noktasal, geçici ve bilimsellikten uzak
kabul, öngörü ve temennilerin kentlerin geleceğini belirlemesi,
Yüzyıllara dayanan ulusal kent ve kentli kültürümüzle
bağdaşmayacak, kentlerimizin gerçek taleplerinden uzak, yapay hedeflerin
oluşturulması ve kente birer “zorunluluk” olarak enjekte edilmesi,
Üç imparatorluğa başkentlik yapmış, uluslararası bir
doğal ve kültürel mirasa sahip olan İstanbul başta olmak üzere pek çok
kentin tahammül edilemez sorunlarına acil çözüm üretmek yerine, kentlere
giydirilmeye çalışılan “yapay bir markacılık” tutumu içinde piyasa
mekanizmasının kontrolünü egemen kılmak ve bu anlamda her türlü teşviği
sağlamak adına planlama ve sürdürülebilirlik kavramlarının tamamen
gözardı edilmesi
KONUNUN UZMANI OLAN BİZ ŞEHİR VE BÖLGE PLANCILARININ KABUL EDEMEYECEĞİ VE GERİ DÖNÜŞÜ OLANAKSIZ OLAN HATALAR VE YETERSİZLİKLERDİR. PLANLAMA GÜNÜMÜZ KENTLERİNİN KARŞI KARŞIYA KALDIĞI BU SORUNLARI AŞMADA “SAMİMİ”, “GERÇEKÇİ” VE “BİLİMSEL” VE “ETİK” VERİLERE DAYANDIRILARAK YORUMLANDIĞI TAKDİRDE EN ÖNEMLİ VE GEÇERLİ ARAÇTIR.
Kamuoyuna saygılarımızla duyurulur.
1- İSTANBUL TEKNİK ÜNİVERSİTESİ
ŞEHİR VE BÖLGE PLANLAMA BÖLÜMÜ
2-YILDIZ TEKNİK ÜNİVERİSTESİ
ŞEHİR VE BÖLGE PLANLAMA BÖLÜMÜ
3-ORTA DOĞU TEKNİK ÜNİVERSİTESİ
ŞEHİR VE BÖLGE PLANLAMA BÖLÜMÜ
4-MİMAR SİNAN GÜZEL SANATLAR ÜNİVERSİTESİ
ŞEHİR VE BÖLGE PLANLAMA BÖLÜMÜ
5-GAZİ ÜNİVERSİTESİ
ŞEHİR VE BÖLGE PLANLAMA BÖLÜMÜ
6-DOKUZEYLÜL ÜNİVERSİTESİ
ŞEHİR VE BÖLGE PLANLAMA BÖLÜMÜ
7-İZMİR YÜKSEK TEKNOLOJİŞEHİR VE BÖLGE PLANLAMA BÖLÜMÜ
8-ERCİYES ÜNİVERSİTESİ
ŞEHİR VE BÖLGE PLANLAMA BÖLÜMÜ (KAYSERİ)
9-KARADENİZ TEKNİK ÜNİVERSİTESİ
ŞEHİR VE BÖLGE PLANLAMA BÖLÜMÜ
10-SELÇUK ÜNİVERSİTESİ
ŞEHİR VE BÖLGE PLANLAMA BÖLÜMÜ
11-YÜZÜNCÜ YIL ÜNİVERSİTESİ
ŞEHİR VE BÖLGE PLANLAMA BÖLÜMÜ
12-TMMOB ŞEHİR PLANCILARI ODASI
Son günlerde, basının ve kamuoyunun gündemine yoğun bir biçimde yansıyan “Alibeyköy Seli” sonrası, istimlak tartışmalarının bazı boyutları göz ardı edilerek cereyan ettiği kanısındayız. Şöyle ki; öncelikle şu an kaçınılmaz ve doğru olarak görünen “istimlak”ı hazırlayan süreçlerin incelenmesi, kamunun istimlak yapabilmesi önündeki güçlüklerin anlaşılabilmesi, istimlak müessesesine duyulan güveni sarsan uygulamaların anlaşılabilmesi ve acaba alternatif çözüm yolları bulunabilir mi? Tartışmalarının yapılabilmesi gerekli ve yararlı görünmektedir.
Ülkenin yıllardan bu yana tüm imar uygulamaları için elindeki en temel
araç olan kamulaştırma (istimlak), mali sorumluluğunun ağırlığı
nedeniyle gelinen noktada kamu otoritelerinin kolayca başvurabileceği
bir uygulama aracı olmaktan uzak görünmektedir.
Toprağın hakça kullanımı,
mülkiyet hakkının her yurttaş için eşdeğer ölçüde korunması ve
kamulaştırmanın kimi taşınmaz sahiplerini mağdur ederken kimilerine
rant sağlamaması için, ülke taşınmaz yönetim politikası oluşturulmalı ve
işleyişi düzenlenmelidir. Kamulaştırmadan önce trampa (takas), satın
alma, önalım (şufa hakkı), mülkiyet sahibine, kendi onayı ile
anlaşabildiği bir kişi ile müşterek mülkiyet sağlanması, bina yapımı
için süreli inşaat hakkı verilmesi, süresiz kat mülkiyeti tahsis
edilebilmesi, ölünceye kadar yani belirsiz süreli olarak ikamet ya da
yararlanma hakkı ya da gelir sağlanması ve İmar Haklarının transferi
gibi süresiz, süreli ya da belirsiz süreli seçenekler uygulanması gibi
diğer seçenekler de sunulduktan sonra kamulaştırmaya yer verilmesi
gerekir. Ayrıca taşınmaz sahibinin yerinin kamulaştırılması yerine,
kentsel dönüşüm projesinden yararlanma, aynı projeye katılma şeklinde
çözümler de düşünülmelidir. Özellikle başkasının arsa ve arazisinin
kapsam içine alınarak gecekondu nedeniyle kamulaştırılması da, mülkiyet
hakkı açısından ciddi sorunlar çıkaracak ve siyasi yandaşlık ve
güçlülüğe bağlı olarak mülkiyetin el değiştirme yolu açılacaktır. Bu
nedenle gelinen noktada kaçınılmaz olarak ortada duran istimlak öncesi
başka yöntemler olduğu, ancak gerek yasal düzenlemelerin bunları
yapabilecek derinlikte tasarlanmadığı, gerekse bunları uygulayacak
merkezi ve yerel yönetimlerin süreci tıknama noktasına getirmeksizin bu
tip alternatif çözüm önerilerini göz ardı ettiği gerçeği
unutulmamalıdır.
Diğer yandan daha önce amacı dışında uygulamalara konu
olan istimlak ile vatandaşın ve kamuoyunun kamulaştırma müessesesine
olan güveni de sarsılmıştır. Yeşil alan ya da kentsel donatı alanı
(sağlık tesisi, karakol, okul v.b) yapılması amacıyla kamulaştırılan
alanların daha sonra plan değişiklikleri ile konut ve ticaret
kullanımlarına dönüştürülerek yeni kentsel rantlara konu edilmesi,
kamuoyunun bu çok değreli uygulama aracı olan kamulaştırmaya duyduğu
güveni de derinden sarsmış görünmektedir. Bu nedenle öncelikle, bu
güveni sağlayacak politika ve yaptırımların gecikmeksizin hayata
geçirilmesi sağlanmalıdır.
Kamuoyunca açıkça bilinmelidir ki; afete maruz bölgelerin
(Jeolojik sakıncalı alanlar, dere yatakları, havzalar v.b)
gecekondularca işgal edilmesine kadar ki süreçte, alternatif konut-arsa
politikaları geliştiremeyen iktidarlar kadar, “Af Yasaları” ile
kesinlikle yapılaşma dışı tutulacak bu alanları, “Islah” ediyoruz
mantığıyla planladığını sanan ve ağırlıkla hazine arazilerinden oluşan
bu bölgelerde olmayan imar haklarını yaratarak, çözüm için
kamulaştırmayı ortaya koyan iktidarlar da sorumludur.
Dahası bu sorumluluk; Alibeyköy örneğinde de olduğu gibi,
hazine arazilerine gecekondu yaparak af yasaları sonucu tapu tahsis
belgesi ya da tapu sahibi olmuş vatandaştan, esasında kamunun olan
hazine arazisinin, gerçek ücreti ve yapının enkaz bedeli karşılığı satın
alınmasıyla, kamunu sırtına yüklenen büyük mali yükün sorumluluğudur.
Bugün, verilen konuta razı olmayarak canı pahasına açıça
afete maruz bölgede oturmakta ısrar eden vatandaşın beklentisi, af
yasaları ve seçilen rant odaklı kentleşme politikaları ile bilinçli
yaratılan rant beklentisidir. Hazine arazisi üzerinde 400 m2 lik bir
tapu tahsis belgesiyle 4 katlı bir apartman sahibi olabileceği
beklentisi ile yaşayan ve bu bu tip örnekleri görerek umutlanan
vatandaşın, sadece yaşayabileceğibir konuta razı olmamasının altında,
böyle bir rant politikası olduğu görülmeli ve kentleşme-planlamayı, rant
paylaşımı eksenine indirgeyen politik seçimlerden acilen
vazgeçilmelidir.
Öte taraftan, bu bölgede enkaz bedeli ödenerek tahliye
edilecek gecekonduların bulunuyor olması da; 3194 Sayılı İmar Kanunu
hükümleri açıkça yıkım gerektirdiği halde, bu kaçak yapıları
yakmayan/yıkamayan tüm yerel yöneticilerin birikimli sorumluluğu olduğu
da bilinmelidir. Daha önce bu yapıları yıkamayan yöneticilerin, bugün
yıkımı savunmaları bu haliyle gerçekçiliğini yitirmektedir.
Bir başka vahim boyut ise; asla yerleşilemeyecek bu bölgede af yasaları ile oluşturulan ıslah planları gereği ya da bu planlar dahi aranmaksızın, inşaa edilen kamu yapılarının (okul, sağlık ocağı v.b) bulunuyor olmasıdır. Planlı kentleşmeyi, bilimi ve planlamayı açıkça reddederek, bu tip yerleşim dışı tutulacak alanlara yapılan kamu yapılarıyla, vatandaşların temel gereksinimlerinin karşılanmasından daha öte, kamuya hem ekonomik, hem sosyal, hem psikolojik hem de adalet duygusu açısından çok önemli bedeller yüklendiği de bilinmelidir.
Sonuç olarak Alibeyköy ve benzeri bölgelerin tümünde yasadışı yapılaşmayı “Af” ile teşvik ederek, yeni kaçak yapıların ve afete maruz yerleşim alanlarının kamu eliyle yaratıldığı artık anlaşılmalı ve kamuoyunun gündemine her fırsatta af tartışmalarının getirilmesinden hemen vazgeçilmelidir. Ayrıca, hazine arazilerinin işgalcilerine satılması ile kamuya kaynak yaratılamayacağı, aksine esasen kamunun olan mülkün bazan kamulaştırma gereksinimleri, bazan da planlardaki temel gereksinimler olan; okul, yol, sağlık, yeşil alan v.b sosyal donatıların yapılabilmesi için işgalcilerden satın alınması sonuçlarıyla da kamuya ek yük getireceği bilinmelidir.
Bu nedenle, şu an kaçınılmaz olarak görülen istimlakın altında yatan süreç ve hazırlayıcıları bilinmeksizin sorunun çözümüne yönelik boyutların anlaşılamayacağı bilinmeli, afet-kaçak yapı-rant eksenli politika üçgeninde; kaçak yapıya göz yumanlardan, bunları yıkmayanlara, kaçak yapıları affederek hazineye ait mülkiyetleri vatandaştan satın alınmak zorunda bırakanlara ve hiçbir bilimsel gerekçesi olmadığı halde bu bölgelere plansız kamu yapılarını yapanlara kadar birikimli sorumlular olduğu görülmeli, bu süreç ve sorumluluklar çözümlenmeksizin yeni-çağdaş imar uygulama ve araçlarının (takas, imar hakkı aktarımı v.b) hayata geçirilemeyeceği anlaşılmalıdır.
Süreci, öncesini çözümlemeksizin görmezden gelerek, istimlakı mevcut sığlığında yorumlayan kamuoyunun bilgisi ve dikkatine saygıyla sunulur.